15 Temmuz 2011 Cuma

20. Gün: Mohaç- Zupanja

„Mohaç’ta bir Osmanlı torunu“

Sabah kaldığım hotelin resepsiyonundaki bayan Mohaç’ın çok önemli bir şehir olduğunu anlattı.

„Biliyor musunuz? Süleyman buraya geldiğinde onlar 80- 90 bin kişiymiş. Bizim Macarlar 20- 25 bin asker“. Bizim Macarlar koyun, koç görünümlü kostümlü figürler yaparak çok görünmeye çalışmışlar. 1526’da Osmanlı burayı almış. Biz her yıl şubatta Osmanlı’nın buraları terketmesini festivalle kutlarız.“

Ben sözünü bitirmesini bekliyorum.

Sonra teyze bana soruyor

„Hangi ülkeden geliyorsunuz?“

„Türkiye“ deyince

„Türkiye çok güzel bir ülke. Hoşuma gidiyor. Hatta şimdi Şehrazat dizisini izliyorum. Hiç kaçırmıyorum.“

Macaristan’da 1526 ve Süleyman ismi çok biliniyor. Kime Türküm desem Süleyman diyor.

Ayrıca Türk’e Török diyorlar ve bu isimli çok dükkan gördüm. Türk, güçlü- kuvvetli anlamında kullanıyorlar.

Şimdide 7 numaralı yolu kullanarak pedallamaya devam ediyoruz. Şehrin hemen 5 km dışında savaşın olduğu meydan açık hava müzesi olarak gezilebiliyor.

Giriş ücretli.

Meydana girince insan sevinci- hüznü bir arada yaşıyor. Yaklaşık 500 sene sonra Osmanlı torunu olarak o meydanı gezmek duygulandırıyor. İşte Osmanlı şuradan gelmiş şöyle savaş başlamış belki tam şurda Kanuni atının üstünde cenge kalkmıştı. Şehitler ve Kanuni’nin ruhu şad olsun. Bizleri de onlara layık ecdat torunu olmayı nasip etsin diye Allah’a dua ediyorum. Mohaç’ta Kanuni’yi resmetmişler ama maalesef boynunda asılı bir sepet/ağ gibi bir şeyde Macar askerlerinin kafalarını yerleştirdikleri figürler var. Meydanda ay ile haç’ın mücadelesi sembolize edilmiş. Oradaki bilgilere göre 1525’e Kanuni Mohaç’ın üzerine yürümüş. Macarlar 25 bin askerle Osmanlı 90 bin askerle savaşa katılmış.26 Ağustos 1526’de Osmanlı Mohaç’a girmiş. Macarlar 18 bin askerini kaybetmiş. Orada şehit olan Osmanlı askerleri için dua ediyoruz. Hüzünlü şekilde Mohaç’a veda ediyorum. Hırvatistan sınırı 8 km.

Sınıra yaklaşınca Jung ile karşılaşıyorum. O da bisikletli bir gezgin.

Selamlaşıyoruz.

Jung Belçikalı bir öğretmen.

Tur’a Gürcistan’dan başlamış. Erzurum’dan Karadeniz sahillerinden gezerek Belçika’ya dönüyor.

Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini ve hep yardım ettiklerini söyledi. Öğretmenlik yaptığı okulda Türk kökenli öğrenciler olduğunu onların „Türkiye’yi görmelisiniz ısrarı“ üzerine turu böyle planladığını ve gezip görünce de öğrencilerine hak verdiğini anlattı. Türk insanına selam gönderdi.

Türkiye’de sorun yaşadın mı soruma ise sadece „köylerden geçerken köpekler hep saldırdı başka sorun yoktu“dedi. Köpeklerin başı boş gezmeleri tabii ki tehlike oluşturuyor. Ben de Balkanlar için aynı şeyi düşünüyorum. Jung’da bisikletli bir Türk’e rastlamaktan memnuniyetini dile getirdi. Adres alışverişi yaptık. Benim internet sitesini öğrencilerine tavsiye edecek.

Berlin’den Hırvat sınırına kadar hiçbir güvenlik kontrolü yaşamadım. Bakalım nasıl olacak.

Polis almanca biliyor.

Pasaport ve kimlik istiyor.

10 dakika kadar inceledikten sonra mühür vurup geri veriyor.

Hırvat sınırında garip iki ayrı kontrol var. 50 metre sonra tekrar polis noktasında duruyoruz.

Bayan Polis:

„Nereye seyahat ediyorsunuz. Hangi ülkeleri geçeceksiniz?“

“Türkiye’ye, Bosna, Kosova, Makedonya, Yunanistan üzerinden.”

10 dakika sonra “iyi yolculuklar” diyerek uğurluyor.

Belli Manastır, Osijek, Vinkovci üzerinden Zupanja’ya geldim. Vinkovci’de yol sorduğum Krunin isimli bir Hırvat, „Arkadaş Türk?“ diye birkaç kelime Türkçe bildiğini söyledi.

Bana da illa bir şeyler ikram etmek istedi. Dondurma yada soğuk bir enerji içeceği ikramı ısrarına teşekkür ederek yolumun uzun olduğunu ve gerekli ihtiyaçlarımı bisiklette taşıdığımı söyledim.

Akşam saat 21:00 gibi Zupanja’ya ulaştım. Burası Bosna’ya 2-3 km’lik son Hırvat yerleşim yeri.

Hırvatistan da Türkiye’ye çok benziyor. Özellikle köyleri aynı Anadolu köyleri gibi. Balkanın genelinde olduğu gibi burada da köylerde kadınların birçoğu başlarını kapatıyor. İnsan köylerden geçerken kendisini Türkiye’deymiş gibi hissediyor. Bisiklet yolu olmadığı için 7 numaralı araç yolunu kullandım. Araçlar dikkatli geçiyor. Yerleşim yerleri arasındaki mesafe burada da fazla bunun için iyi bir su stoku gerekiyor.

Jelen Otel’e yerleşiyorum. Yarın’dan itibaren Bosna etabı başlıyor. Hedef Tuzla.

19. Gün: Budapeşte - Mohaç

Otel Budin’de güne kahvaltı ile başladık. Hay Tour’un sahibi Hakkı Yaz beyin misafirperverliği her ne kadar içimden bir iki gün daha kal Budapeşe’nin tadını çıkar dese de yol uzun. Türkiye’ye daha epey yolum var.
Bisikleti garajdan çıkarır çıkarmaz Budin’in karşısındaki evden adam koşarak dışarı çıktı. Gören de adam bisikletini kaybetmiş de buldu sanacak

„Nasıl yardımcı olabilirim?“

„Bisikleti böyle görünce dikkatimi çekti. Bende uzun yolculuk yapıyorum. Bisiklet ile Budapeşte‘den Antalya’ya gittim“

„Bende Türkiye’ye gidiyorum. “

„Antalya’ya kaç günde gittiniz?“

„12“

Amma attın? Bu mümkün mü?

„Bende hiç çanta yoktu. Ortalama 200- 250 km yaptım“
“Valla ben günlük 130- 150- bazen de 230 filan yapıyorum ama 25- 50 kilo yük var”
Adam sportif bir yapıya sahip. Bana Balkanlar ve Yunanistan ile ilgili tecrübelerinden önemli bilgiler aktardı. Hangi yolların daha iyi olduğunu söyledi-
Hatıra resimlerini çekmeyi unutmadım. Türkiye’yi çok seviyormuş, ekimde uçakla tatile gideceğim dedi.
Hakkı beyle de vedalaştıktan sonra Pecs ve Mohaç’a doğru yola çıktım.
6 numaralı devlet yolu doğru Pecs’e getiriyor.

Budapeşte’yi çıkmak kolay olmuyor. 7 numaralı yolu takip edip Erd’ten 6’ya çıkmayı planlarken yolu epey uzatacaktık ki Allah’tan Haytur’dan Hakkı bey, her şey yolunda mı diye arayıp

„Tuna nehrine paralel gideceksin. Nehri gördün mü?“ deyince,
Yanlış gittiğimi anladım.
O kadar da Macarlara sordum buraya yönlendirdiler. Az kalsın 20 km fazladan gidecektik.

Tahmini bulunduğum yeri tarif ettim.

Hakkı bey gelerek beni Tuna nehri yoluna çıkardı. Birde güneşlik şapkamı Stuttgart’ta unutmuştum Hakkı bey, „Şapka aldım sana güneşte ihtiyacın olabilir“ diyerek son jestini de yaptı.

Teşekkürler Hakkı bey, teşekkürler Haytur ve Budin Otel.

Araç yolunun en sağından Pecs’e ilerlerken hava sıcaklığı kendisini iyice hissettirdi. Su stokunu artırmam gerekiyor. Yerleşim çok dağınık. Kilometrelerce ne bir ev ne bir benzin istasyonuyla karşılaşıyorum. 6 nolu yoldan başka da alternatif yok. Güneye gideceksek bu yola mecburuz. Bu arada etapta bir değişiklik yaptım. Normalde Budapeşte’den Zagreb istikametine gidecektim ama Mohaç’ı görme isteği Türkiye’ye girişi uzatmamak için direkt aşağıya sallandım.
Su bitecek diye tasarruflu kullanmaya çalişsam da sıcaktan içmeden yapamadım. Tam suyum kalmamıştı ki benzin istasyonuna geldim. 6 litre su stokladım, bir şişede orada içtim.
Demek ki artık güneye indikçe hararet basacak.
Dunaujvaros şehrinden geçerken arkamdan birisi „Arkadaş, Türkiye“ diye seslendi.

İsmi Muhammed.

Kosovalı. Türkiye’yi ve Türkleri çok sevdiğini, savaştan sonra önce Almanya’ya sonra İngiltere’ye gittiğini daha sonra Macaristan’a yerleştiğini anlattı.
Benim bir eksiğim olup olmadığını sordu.
Hatıra resmi çektirdik.

Yol uzun bu gece Mohaç’a ulaşmam lazım.
Genelde mısır ve ayçiçeği tarlalarının yanından geçerek akşam vakti Pecs’e ulaştım. Bu şehirde Gazi Kazım Paşa Camii ve Türbeler var. İnsanın içi burkuluyor. Caminin tepesine hac yerleştirilmiş ve kapıya da çan. Çok garip ve sahipsiz duruyor. İnsanın üzülmemesi elde değil. Gece yarısını Mohaç’ta geçiriyorum. Hotel Pannan’a yerleştim.
Yarın sabah Mohaç’ı ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Mohaç Meydan Zaferini yaşadığı yeri görme heyecanı var.

14 Temmuz 2011 Perşembe

18. Gün: Budapeşte

Otel Budin’de dinlenmiş şekilde güne başladık. Önce Büyükelçiliği ziyaret edeceğiz. Büyükelçimiz Hasan Kemal Gür maalesef elçilikte olmadığı için vekaleten birinci Katip Anıl Kayalar bizi misafir ediyor. Büyükelçimiz „Benim odamda oturabilirsiniz“ mesajını göndererek bizleri onure ediyorlar.
Anıl beyle bisiklet turu, Türkler ve Budapeşte hakkında muhabbet ediyoruz, çaylarımızı içiyoruz. Sonra hatıra resimleri çekerek müsaade istiyoruz.

Önce Cuma namazı için küçük bir mescide sonrasında Gül Baba Hazretlerinin manevi huzuruna çıkıyoruz. Dua edip himmetine başvuruyoruz.

„Gül Baba Hazretleri“ aslen Ispartalı olup Budapeşte’nin fethinden önce buralara gelmiş bir manevi önder.

Yanında hep gül taşıyıp, insanlara gül hediye ettiği için Gül Baba derlermiş.

Fetihten önce insanların gönlünü fethetmiş.

Kanuni Budapeşte’yi kuşattığında elinde tahta kılıçla fethe katılmış ve şehit düşmüş.
Cenaze namazına Kanuni’nin bizzat katıldığı ve tabutu taşıdığı söyleniyor. Türbesi yapıldıktan sonra ise Kanuni korunması için ferman eylemiş.
Budapeşte elden çıktıktan sonra bakımsız bırakılsa da Ak Parti hükümeti yakından ilgilenmiş, restore ettirmiş. Budapeşte aslında Buda ile Peşte şehirlerinin birleşiminden oluşan bir şehir. Tuna nehri ikiye ayırıyor. Toplam yedi köprü var. En eskisi 150 yıllık zincirli köprü. Kahramanlar Meydanı’nda Macaristan’ın kurucuları ve kendileri için kutsal olan 14 kralın heykelleri var. Son üç kral ise Osmanlı hayranlıklarından dolayı mezarlar Türkiye’deymiş.

Dünyada tek terör müzesi Budapeşte’de. Sovyet işgalinin trajedilerinin sergilendiği bir müze.

Budapeşte öyle bir iki günde gezip görecek bir yer değil. En az 3-4 gün ayırmak gerekiyor.

Haytur’a ve Hakkı beye özel gezi programına katılma temennisiyle Budapeşte’de bir gün geçiriyoruz.

Budapeşte’yi gezmek ve görmek isteyenler muhakkak www.haytur.com internet adresine ve Hakkı beye ulaşmayı ihmal etmesinler.
Yarın Zagreb’e veya Belgrad’a doğru yolculuk olacak.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

17. Gün: Bratislava - Budapeşte

„artık asıl tur başlıyor“

Buraya kadar inişli çıkışlı, yağmurlu, rüzgarlıda olsa genelde güvenli bisiklet yollarından yolculuk yaptık.
Bratislava’dan Budapeşte’ye her ne kadar bisiklet yolu olsada Almanya ve Avusturya gibi değil. İşaretlendirmeler kötü.
Yolda görenler „Türkiye“ diye sesleniyor.
Bratislava’dan yaklaşık 20 km sonra yol ikiye ayrılıyor.
Birincisi Tuna nehri kenarından önce Slovenya sınırından sonra Estergon- Komaran şehrinden Macaristan’dana.
Diğeride doğrudan Macaristan girişi ve Györg, Komaren,… Budapeşte.

83 yaşında Almanca konuşabilen bir Macar, tuna yolunu tercih etmemi söylüyor ama ben köy ve şehir hayatı görme düşüncesiyle diğer yolu tercih ediyorum.
Git gide köyler ve şehirler insana Türkiye’yi anımsatıyor.
Dağınık yerleşim birimleri, evler, şehir içi otobüsler….
Artık öyle Almanya’daki gibi her 3-4 km bir yerleşim yeri görmekte mümkün değil. 40 - 50 km bir ev görmeden pedallıyorum.

Havada insanı yakıyor. Bir ara benzin istasyonundan geçerken sıcaklığın „38 derece“ olduğu gözüme çarpıyor.
Krem sürünmeme rağmen yeniden yanıyorum.
Su stokunuda iyi ayarlamam lazım.
Benzinlikten fazlasıyla su alıp çantalara yerleştiriyorum.
Öyle Türkiye’de olduğu gibi hayratlık su bulmak mümkün değil. Sadece Komaran’dan geçerken meydanda içme suyu vardı onunda tadı çok kötüydü.
Araç yolundan ilerlemeye devam. Atlantik - Karadeniz bisiklet yolu işaretleri ortalama 25 - 30 km de bir karşıma çıkıyor.
Artık bisikletli gezgine rastlamakda zorlaşıyor. Sadece iki kişiyle karşılaştım. Onlarda uzun yol gidiyorlar. Selamlaştık.

Yolların işaretlemeleri kötü olsada Allah’tan dağlar tepeler yok. Rahat yol alıyorum.
Ecdadın 150 yıl hüküm sürdüğü, eyalet merkezi olan Budapeşte yani Kanuni’nin sözüyle Budin’deyim.
Gül Baba Hazretlerinin şehrindeyim.
İlk işim kalacak yer için Otel Budin ve Haytur’u aradım.
Hakkı Yaz bey, beni karşıladı. Yorgunluktan bittiğimi anladımı nedir sesimden. Araç ile gelerek bisikletteki çantaları aldı.
Ev sıcaklığında kalacağım Otel Budin’e yerleştim.
Hakkı bey, sağolsun Budapeşte’ye kuşbakışı bakan bir odaya yerleştiriyor.
Ilık bir duş, yorgunluğu alması için sıcak bir Türk çayı.
Sonrasında Hakkı bey,
“Budapeşte’yi gece görmelisin. Bu görüntü Unesco tarafından koruma altına alınmış, yorgunluğunu alır” demesi üzerine Budapeşte’yi gece seyretmenin keyfini yaşıyoruz.
Yarın Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçiliğini ziyaret ve tabiki manevi şahsiyeti Gül Baba’yı ziyaret edip “destur” alacağız.

Yapılan km Bratislava- Budapeşte: 223 km

12 Temmuz 2011 Salı

16. Gün: Viyana - Bratislava

Nadav geç yola çıkacağı için Bratislava’ya yalnız pedallıyorum. Tuna Nehri Bisiklet yolu devam ediyor.
Çok rahat ve güzel bisiklet yolu var. Yer yer Tuna’nın içine yapay adalar oluşturmuşlar. İnsanlar yüzüyor. Güneşleniyor.
İki gün önce Krems şehrinde karşılaştığımız bisikletli çiftlerle tekrar karşılaşınca, bayan “sizi iki gün önce görmüştük. Bayraklardan tanıdım sizi.”
“evet. Normalde şimdiye epey yol almış olmam gerekirdi ama Viyana’dan kopamadım.”
Slovakyalı çift, Passau şehrinden turu başlamışlar. Bir haftadır hem konaklayarak hem gezerek mini bir paket yapmışlar.
10 km kadar pedallıyoruz. Türkiye’de İstanbul’a gitmişler. Çok beğendiklerini söylediler. İstanbulu kim beğenmez ki?
Bayan biraz geri kalınca „müsade var mı?“ ben biraz hızlı pedallayayım.


Viyana - Bratislava arası bisiklet ile 83 km. Avusturya’nın Slovakya’ya sınır şehri Hainburg. Artık güneye inerken son türk nüfus yoğunluğu bu şehirde.
Akşam 19:30 gibi Bratislava’ya ulaştım. Yorucu olmayan kısa bir yolculuk oldu.
Burada Ali bey beni karşıladı. Kendisi Erzurumlu. Üniversiteyi Çek Cumhuriyetinde okumuş.
Bratislava’da Türkçe, İngilizce ve Slovakça eğitimi veren bir dil kursunde idareci.
Bratislava güzel bir şehir. Eski doğu blokunun izlerini hala taşıyor. Ayrıca Mozart bir dönem bu şehirde kalmış.
Bütün ülkede yaklaşık 10 üniversiteli Türk öğrenci var. 250 kadar da Türkün yaşadığı tahmin ediliyor. Türkler ticaret yapıyor. İşçi yok. Bu nedenle Slovakyalılar Türklere saygı gösteriyor.
“Abi büyük cesaret ya. Çok güzel bir yolculuk ama bu akşam seni bir yere bırakmayız. Bratislava’yı gezeceğiz.”
Akşam şehri gezdik. Kaleye çıktık. Bratislava’ya kuşbakışı baktık. 


Yapılan km 83

11 Temmuz 2011 Pazartesi

15. Gün: Viyana

Bugün Viyana’yı gezmeden yola devam etmek olmaz. Sabah ilk işim patlayan arka lastiği tamir ettirmek oldu. Kaldığım yerin 100 metre ilerisinde bisikletçi varmış.
İç lastiği tamamen değiştirdi.
Pedallardan da ses gelmeye başlamıştı, onlarıda kontrol ettirdim.
Şehir merkezine doğru ilerleken sanki Viyanalılar daha bir şüpheli gözlerle beni süzüyor. Türk taksiciler selam veriyor.
Tarihi stephanplatz ve kilisenin önüne gelince önce slovakyalı bisikletli gençler hatıra resmi çektirebilirmiyiz diye soruyolar.
“Tabiki gençler.”
Ayak üstü muhabbet.
Sonra Kocaeli’nden folklar ekibi gelmiş beni görünce “oo bisiklet ile Türkiye’ye mi?” diye soruyor baştaki hocaları.
“Evet hocam..”
“Çok güzel. İyi yolculuklar”.

Sonra Güner ile tanışıyoruz. Türkiye’den üniversite okumaya gelmiş. Siyaset bilimi eğitimi alıyormuş. Kendisininde böyle birşey yapmayı çok istediğini söylüyor.
„Valla bugüne kadar birçok insan yapmak istediğini söyledi ama yolda hiç Türkle karşılaşmadım. Birde hadi ben bisiklet ile Türkiye’ye gidiyorum demekle olmuyor. Kolay bir tur değil.“
Güner, viyana hakkında kısa bilgi veriyor. Evinde misafir edebileceğini söylüyor.

Stephanplatz Viyana’nın en ünlü meydanı.
Çevreye göz atarken meydanın hemen köşesinde medya sponsorum ZAMAN’ın logosunu görünce
„Hemen ziyaret etmeliyim“
Beni ZAMAN Avusturya’nın yayın yönetmeni Seyit bey karşılıyor.
„Neden geleceğini haber vermedin? Biz haber vermeden geçtiğini düşünüyorduk?“
„Almanya’dan çıkmam zor oldu. İnsanların ilgisi, ziyaretler derken. Birde dün gece geç vakit Viyana’ya ulaştım.“
Doğru öğle yemeğine. Ardından Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Sayın Kadri Evcet Tezcan beyi ziyaret edeceğiz.
Büyükelçimiz, turu medyadan takip etmiş, ziyaretimizden çok memnun kaldı.
„Çok güzel bir şey yapıyorsun. Bizleri unutmadın. İyiki geldin, bizleri memnun ettin. Allah yolunu açık etsin“.
Büyükelçimiz çok yakından ilgilendi. Çok güzel bir Türk kahvesi ikram etti. Sıcak ve güzel bir atmosferde ağırladığı için teşekkür ederim. Bende kendilerinin ilgilerinden çok memnun kaldım.
Ziyaret sonrası büyüklelçimiz bisikleti inceledi, bilgi verdik.

Sonrasında Vakıfbank Avrupa Genel Merkezi’ni
ziyaret ettik.
Ziyaretler bitince Seyit beyle, Viyana’yı dolaşıyoruz. Stephan kilisesi, parlamanto binası, cumhurbaşkanlığı sarayı …
Viyana görmeye değer bir şehir.
Akşama değerli bir dostun, fikir insanın evinde misafir olacağız.
Zaman Avrupa’da fikir yazılarıyla Avurpalı Türke ayna tutan Hüseyin Baycol ile Türk edebiyatından, Türklerin kimlik sorunana, Türkçenin geleceğine dair derin bir sohbetimiz oldu.
Sabah Slovakya’nın başkenti Bratislava’ya yolculuk var.
İsviçreli Nadav ile beraber gitmeyi planlıyoruz.


10 Temmuz 2011 Pazar

14. Gün: Linz - Viyana

Tuna boyu 


Linz bana ingiltere’nin Leeds şehrini hatırlattı. İsim benzerliğinden midir yoksa şehir mimarisinden midir? Bilmiyorum ama birden 2006 yılında öğrenci değişimi programı için bulunduğum Leeds üniversitesi yıllarına gittim. Evlerin ve sokaklarında benzerliği dikkat çekici.
Gece şehirde kısmen turladığım için gündüz çok fazla vakit kaybetmeden Donauradweg / Tuna bisiklet yolunu bulmak için -“Atlantik-Karadeniz Bisiklet Yolu” olarakta geçiyor- yollara düştüm.
Dün yağmurda ve rüzgarda yolculuk biraz oksörtüyor, grip mi olacağım nedir?
Yol üstünde eczaneye uğrayıp, bendeki ilaçlardan daha etkili bir ilaç istedim. Magnezyum’da bitiyor takviye yapmak gerekir yoksa onca km zor kendi haline bırakılırsa zor gidilir.


Tuna boyuna inmeye az kaldı. Linz şehrinin kimya parkından geçiyorum. Bu şehirde 100 bin kişi yaşarken çalışanlarla 120 bin oluyormuş. İstihdam sorunu olmayan bir yer.
Karşıdan yaşlı bir teyze geliyor Tuna yolunu ona sormak için karşıya geçince tabiki anladı.
Arkada kocaman iki bayrak olunca yabancı olduğum zaten anlaşılıyor. Avusturyalı teyzeceğiz tam ağzına bir lokma birşeyler atmış çiğnerken karşısına çıkınca, bir yandan gülümseyerek diğer taraftan bir dakika işareti yapıyor. Teyzecğim rahat rahat yutun sonra anlatırsınız.
„Bak şurdan geçeceksin, köprüden sağa döneceksin işte hemen orada tuna yolu başlıyor.“
Teşekkürler.


1,5 km sonra Tuna yoluna ulaşıyorum. Dünkü inişli, çıkışlı, yağmurlu, rüzgarlı bir yolculuktan sonra bugünde mi aynı şeyleri yaşayacağım derken hava güzel. Tuna biraz hırçın ama tatlı bir akışı var. Tepelerin ormanların arasından kıvrılarak akıyor. Yolda onlarca yaşlı, emekli, genç, tek, aile, kadın, erkek, çocuk bisikletlilerle karşılaşıyorum. Avusturyalı, Alman, Macaristanlı, İtalyan, Hırvat, Slovenyalı insanlarla karşılaşıyoruma ama malesef birtek Türk ben varım. Herkes bir yerlerden geliyor yada gidiyor. Bazıları beni görünce „Türkiye veya Almanya“ diye sesleniyor.
İnsan hayatında bir defada olsa bisikletle ister yalnız ister ailesiyle Linz’den Viyana’ya gelmeli. İnsanı yormayan çok güzel dümdüz bir yol var. İsteyenler belli etaplarda feribotlara binebilir. Dağların arasından uzanıp giden Tuna insanı dinlendiriyor.
Çok güzel köy pansiyonları, küçük restaurantlar, taze toplanmış çilek, kayısı v.s satış kulübeleri…
Krems şehrine yaklaşırken önde bir bisikletli dümeni bırakmış bir sağa bir sola gidiyor. Yanından geçerken ingilizde „Nereye?“ diye soruyorum
„Budapeşte“
„Bende o tarafa gidiyorum“
„Nereden başladın tura?"
„Zürih. İsviçreliyim“
Sen Alman mısın?
„Yok Türküm. Berlin’den başladım. Türk-Alman dostluğuna katkı için pedallıyorum“
„Çok güzel“


İsmi Nadav’mış. 22 yaşlarında. Üniversiteye başlamadan bisiklet ile tura çıkmış. İsminin ibranice olduğunu söyledi.
Babası Yahudi annesi İsviçreliymiş.
Türklerin, Yahudilerle tarihten beri hep iyi dost olduklarını konuştuk.
Yahudi bir anneden doğmadığı için bazılarının kendisini yahudi saymadığını söyledi.
Mavi Marmara olayının kötü olduğunu birçok israilli turistin gereksiz yere korktukları için Türkiye’ye gitmediklerini, medyanın yanlış yazdığını söyledi. Politika ile halkın farklı olduğunu belirtti.
Bence keşke yaşanmasaydı. Türk milleti yahudilere hep kucak açmıştır. Öyle sanıyorumki Yahudiler kendilerini Türkiye’de hissettikleri kadar başka biryerde mutlu ve huzurlu hissetmezler dedim.
Nadav ile 160 km gittik. Ekmeği, suyu paylaştık. Nadav, çok tasarruflu bir yolculuk yapıyor. Suyu bulduğu yerden dolduruyor. Ekmek arası çikolata koyup yiyiyor.
Viyana’ya yaklaşınca hava hafif yağmaya başladı. Olamaz, sanki tekerin cantı asfalta değiyor. Teker patladı sanki.

Çek kenera

Ve ilk teker patlamasını yaşadık. Benim arka teker düz ve genelde asfalt yolda gitmeme rağmen patladı.
Havada haif hafif yağıyor.
Nadav, sorun değil hemen değiştiririz. 10 dakika sürmez.
Biraz hava pompaladık. 20 km kadar gittik. Bir daha hava, 20 km da gittik. Ah viyana ah. Gecede olsa patlak tekerlede olsa ulaşacağım diyorum içimden.
Saat 00:30 gibi Viyana’ya geldik. Nadav ile vedalaştık. Belki Bratislava’ya oradan Budapeşte’ye beraber pedallarız temennisiyle telefon numaralarını değiştik.
Şehrin girişinde etap otel diye geceliği 47 euro’ya bir yer görünce „Valla bu saatte daha ucuzunu bulamam zaten yorgun ve lastikte patlak daha iyisi can sağlıyı“ diyerek otele yöneldim.

Bir oda aldım. Sıcak duş, soğuk yemek.
Çok şükür rahat bir uyku.
Yarın Viyena’dayım. Bir gün ara var. Viyana’yı doyasıya gezmeden gitmek tarihe ve kendimize haksızlık olur. Birazda grip başlangıcı var. Dinlenmişde olurum.

Yapılan km 237